Haşlayıp didiklediğim etleri tereyağlı pilava gelişigüzel serpiştiriyorum. Üzerine etin suyundan bolca gezdiriyorum. Mahmud Hoca’nın son zamanlarda iştahı yok. Önüne ne götürsem kenarından bir lokmacık alıyor, “Bugün de doyduk Elhamdülillah. Talebelere götür, karınlarını doyursunlar evladım,” diyor. Son yirmi gündür yüreğimi dağlayan bir mahzunluk çöktü üzerine. Elimde tepsi sofaya gidiyorum. Her zamanki yerinde, camın önündeki sedirde oturmuş gökyüzünü seyrediyor. Yemeğin yanına yaptığım ayranın köpükleri “pıt pıt pıt” patlarken sedire seğirtiyorum. Tepsiyi önüne bıraktığımda irkiliyor, daldığı derin mazi kuyusundan bir süreliğine çıkıyor.
Aşçıbaşı: Hocam şu saat oldu bir şeycikler yemediniz. İki lokma atın ağzınıza, gözünüzü seveyim.
Kâşgarlı Mahmud: Niye zahmet
ettin ki evladım? Aç değilim. Talebelere götür sen o tepsiyi.
Aşçıbaşı: Olmaz öyle şey. (Mutfağa
doğru döner ve bağırır.) Ahmeeed! İki dilim ekmek getiriver unutmuşum
koymayı.
Kâşgarlı Mahmud: Bağırma
evladım başımda Allah aşkına.
Aşçıbaşı: Oğlanın işi gücü
oyun. Kulağını bana verdiği yok ki. Duymaz diye sesimi yükselttim.
Kâşgarlı Mahmud: Çocuk olduğu
için oyun oynuyor olmasın. Fesuphanallah!
Ahmed: Ekmekleri getirdim
baba, buyur!
Kâşgarlı Mahmud: Koy evladım
tepsiye. Karşıma da otur şöyle.
Aşçıbaşı: Aman hocam şımartma
şunu! Hiç laf dinlemiyor sonra.
Kâşgarlı Mahmud: Karışma sen
bize.
(Ahmed sırıtır.)
Kâşgarlı Mahmud: Acıktın mı
Ahmed’im? Hadi soğutmadan başla!
Ahmed: (Büyük bir parça
ekmek koparır ve pilavın dibindeki suya bandırır.) Biraz acıktım doğrusu.
Babam siz ağzınıza lokma koymadan bir şeyler yememe izin vermiyor.
Aşçıbaşı: Tövbee! Sanki aç
olmadığı bir zaman varmış gibi.
Kâşgarlı Mahmud: Ye evladım
sen, bakma babana! Memnun musun burada olmaktan? Bir sıkıntın var mı?
Aşçıbaşı: Ne sıkıntısı olacak!
Yediği önünde, yemediği arkasında.
Kâşgarlı Mahmud: Ya hu
karışma dedik ya! Yok mu senin işin gücün?
Aşçıbaşı: Hocam sizden gayrı
ne işim olacak? Yaptım hepsini Allah’ın izniyle.
Ahmed: Hiçbir sıkıntım yok, sağ
olun. Mahmudiye Medresesi benim evim. Peki, siz de öyle hissediyor musunuz?
Kâşgarlı Mahmud: Elbette,
aksi mümkün mü evladım? Sultan Melikşah’ın eşi Terken Hatun’un maiyetindeki pek
çok Kâşgarlı ile birlikte, 1057’de Bağdat’a yerleştiğimizde iki duyguyu da aynı
anda yaşadım. Sevinçliydim, çünkü İslam dünyasının en önemli kültür
merkezlerinden biri olan Bağdat’taydım. İlim sevdalısı pek çok âlim de oradaydı
ve ben onlardan kim bilir neler öğrenecektim. Bir yandan da üzgündüm, çünkü yuvamı
geride bırakmıştım. Tam on beş yıl boyunca Türklerin yaşadıkları bütün
şehirleri, obaları, dağları, çölleri dolaştım. Orta Asya’yı boydan boya
katettim. Anadolu’ya gittim. Ancak yüreğim hep, “Kâşgar, Kâşgar!” diye attı.
Ahmed: On beş yıl boyunca
sizi oradan oraya sürükleyen neydi Hocam?
Kâşgarlı Mahmud: Sürüklenmek
değildi evladım, ilim yoluna baş koymaktı. Kâşgar öteden beridir önemli bir
bilim ve kültür merkeziydi. Ben de naçizane Saciye ve Hamidiye medreselerinde
dersler aldım. Arapça ve Farsça öğrendim. Daha fazlasını öğrenmeye karşı büyük
bir arzu duydum. Türklerin yaşadığı en ufak yeri bile dünya gözüyle görmeye
niyet ederek yola çıktım. Örf ve âdetleri yerinde gördüm. Türkçe’nin Hakaniye,
Oğuz, Kıpçak, Argu, Çiğil ve Kepenek şivelerini öğrendim. Gittiğim yerlerde
İslamiyet ile ilgili çalışmaları yakından izledim. Bunların hiçbirini
yapmasaydım, “Divânu Lugâti’t-Türk” isimli eserimi yazamazdım.
Ahmed: Hocam kaç yılında
başlamıştınız Divânu Lugâti’t-Türk’ü yazmaya?
Aşçıbaşı: Kalk hadi doğru
mutfağa! Şimdi de sorgu memurluğuna mı başladın?
Kâşgarlı Mahmud: Ya hu
muhabbet ediyoruz, bir rahat bırakmadın! 1072 yılında başladım evladım. O
zamanlar Bağdat’ta yaşıyordum. Tam iki yıl sonra 1074’te bitirdim. Ancak
sonraki iki yıl boyunca dört defa baştan sona gözden geçirdim. 1076 yılının
sonlarına doğru -Allah utandırmasın- eserimin nihai şeklini verdim. 1077
yılının başında da Allah’ın izniyle Abbasi halifesine eserimi sunmak nasip
oldu.
Ahmed: Hocam “Divânu
Lugâti’t-Türk” neden bu kadar önemli?
Kâşgarlı Mahmud: Divânu
Lugâti’t-Türk’te 8000 civarında Türkçe kelimenin anlamı, farklı lehçelerde
söyleniş şekilleri, örneklerle kelimelerin kullanım alanları yer alıyor. Hele
biraz daha büyü, anlayacaksın neden önemli olduğunu. “Alp Er Tunga” için
söylenen ağıtı biliyor musun? İlla ki duymuşsundur ama Divânu Lugâti’t-Türk’ten
başka bir yerde yazılı halini göremezsin. Ayrıca eserimin başında çizdiğim
harita araştırmalarıma göre bir Türk tarafından çizilmiş ilk dünya haritası. Yine
de en doğrusunu Allah bilir.
Ahmed: Kâşgar’a ne zaman
döndünüz Hocam?
Kâşgarlı Mahmud: 1080 yılında
döndüm. Burada, Mahmudiye Medresesi’nde ders vermeye başladım. Allah
utandırmasın şimdiye kadar binlerce talebe yetiştirdim.
Ahmed: Peki Hocam bu kadar
yerler gezdiniz, gördünüz. Hiç efsunlu bir an yaşadığınız oldu mu?
Kaşgarlı Mahmud: Kâinatın kendisi başlı başına efsunlu değil mi evladım? Yine de sana aklıma gelen bir olayı anlatayım. O zamanlar Bağdat’tayım. Âlimlerin diyarı, ilim şehri. Bir gün nereden estiyse aklıma bir soru geldi. Hocama, “Üstadım, ben nereye gömüleceğim?” diye sordum. “Elindeki sopayı toprağa sok, nerede yeşerip dal budak salarsa oraya gömüleceksin,” dedi. Gittiğim bazı yerlerde bunu denedim. Ancak zaman içinde bu sözler aklımdan çıktı. Yıllar sonra buraya, köyüme döndüğümde bir gün abdest almak için şadırvana çıktım. Üstadımın sözleri aniden aklıma geldi. Elimdeki sopayı toprağa soktum. Abdestimi aldım, namazımı kılmak için mescide girdim. Mescitten çıkıp medreseye dönerken bir baktım ki az önce toprağa sapladığım sopa yeşermiş. O kupkuru dal tomurcuklanmış, sağından solundan taze fışkınlar çıkmış. Bir sevindim bir sevindim görme. Tutamadım kendimi bağırdım: “Ayi ayi dierek! Oh oh ne güzel!” İşte o günden beri dallanıp budaklanan şu kavak ağacına bakar, gezip gördüğüm diyarları düşünürüm. Bazen koskoca kâinatın gizemi bir ağaçta saklıdır. Öyle değil mi evladım?
Yorumlar
Yorum Gönder