DAHA - HAKAN GÜNDAY


"Meğer jeopolitik önem, içi kapkaranlık ve farları fal taşı gibi otobüslerin, sırf yol üstünde diye, gecenin ortasında mola verdiği kırık dökük bir binanın ada ve parsel numaralarıyla yapılan çıkar anlamına geliyormuş. Ülkede yaşayanların boğazlarının içinden geçen dev bir köprü. Çıplak ayağı Doğu'da, ayakkabılı olanı Batı'da ve üzerinden yasadışı ne varsa geçip giden, yaşlı bir köprü. kursağımızdan geçiyordu hepsi. Özellikle de kaçak denilen insanlar..." 

"Savaş ve Barış Bakanlığı kadar garip bir adı olan, Türkiye'nin Kültür ve Turizm Bakanlığı örneği ortadayken kimse böylesi bir hatayı tekrarlamak istemiyordu tabi. Biri tamamen para kazanmayı, diğeri de koşulsuz destek ve korumayı içeren iki zıt konu aynı bakanlıkta toplanınca, kültür, mürekkebi içinde kurumuş, eşantiyon bir tükenmez kalemden; turizm de, aynı kalemin üzerindeki, yarısı silinmiş, beş yıldızlı otel logosundan ibaret kalıyordu. Ama kimin umurundaydı?"

"Her şeyden haberi varmış gibi, sadece 'Ye' dedi. 'Senin ihtiyacın var.' Haklıydı aslında. Hepimiz büyüme çağındaydık. Kaç yaşında olursa olsun, herkes. Bütün dünya. Döne döne geçiyorduk büyüme çağından. Başımız döne döne...Bu yüzden yiyorduk ve yemeliydik. Birbirimizi ve her şeyi. İhtiyacımız vardı. Bir an önce büyümek için. Bir an önce büyüyüp de gebermek ve yerimizi başkalarına bırakmak için. Yeni bir çağ başlasın diye. Mümkünse bu çağa benzemeyen... Çünkü bizden bir bok olmayacağını anlamıştık. O kadar da aptal değildik. O kadar da değil..." 

"Asla hatırlamak istemediğim, ancak unutmak için anlatmaktan başka çaremin olmadığı o kadar çok şey yaptım ki... Üstelik bunları da başka şeyleri asla hatırlamamak için yaptım." 

"Çünkü mezhep savaşları da moda gibiydi. Yirmi yılda bir kendini tekrar ederdi. En azından, Ortadoğu'da. Batı'da insanlar kendine  yakışanı giymeyi çoktan öğrenmiş olduğundan, artık sadece fosil yakıtlar gibi asil renkler için kan döküyorlardı. Ancak Avrupa Parlamentosu ve Beyaz Saray'daki halılardan kan lekesi çıkarmak özellikle zordu, bu yüzden de savaşı evlerine sokmuyorlardı. Ama sonuçta onlar da insandı ve bütün insanlar gibi, benzerleriyle savaşmak için can atıyorlardı. Bunun için de birbirlerinin kulaklarına "Çıkışa gel!" diye fısıldıyor ve Batı medeniyeti sınırlarını artlarında bıraktıkları anda, başkalarının evlerinde boğuşmaktan geri durmuyorlardı. Dünyanın politik Greenwich'i olduğuna inandığı için sadece saatlerin değil, mevsimlerin bile kendisine göre ayarlanmasını isteyen ve herkesten de yarattığı bu iklimlere uygun kumaşlara bürünmesini bekleyen İsrail'in durumu tabii ki farklıydı. Çünkü İsrail, simsiyah kumaşlar içinde, kendi sisinden çıkıp etrafa Davut yıldızları fırlatan, nevrotik bir çöl ninjasıydı. Son olarak da Türkiye, doğusundaki aynaya bakınca şişman olduğunu, batısındaki aynaya bakınca da kemiklerinin sayıldığını düşünen, üstüne giydiği hiçbir şeyi kendine yakıştıramayan, bulimik ve depresif bir genç kızdı. Yirmi yıl boyunca boğulacakmış gibi yiyip sonra pişman oluyor, bir yirmi yıl da boğazını kanatana kadar kusup sonra yeniden  yemeye başlıyordu." 

"Bütün bunlardan da anlaşılacağı gibi her şey, kumaşlarla ilgiliydi. Adalet tanrıçası Justitia'nın göz bağından bayraklara kadar, her şey bir kumaş meselesiydi... Hala çıplak kalabilmiş birkaç Amazon yerlisinin yüzlerindeki o huzur, kumaşsızlıktan geliyordu. Benim yüzümdeki huzursuzluk da, kumaşlarımızın aynı olduğu babamla konuşuyor olmamdan..." 

"Ne de olsa bütün nefretler aynı yere dökülürdü: Yarına." 

"Matematikti her şey. Hatta sadece bir çıkarma işlemi. Nefretimi bu dünyadan çıkarınca geriye ne kaldığını bulabilsem, bitecekti bütün hikaye. Çünkü sonrası sadece gündelik hayattı..." 

"En son ne zaman elimi tuttuğunu hatırlamıyordum. Kasabanın tek caddesinde, karşıdan karşıya geçerken belki. Yıllar önce... O kadar zaman sonra yeniden elimi tutmasının nedeni de aynı olabilirdi. Beni karşıya geçirmek için. Başka bir hayata..." 

"Üstelik mevsimlik işçiler, kendileriyle aynı mevsimde açan bütün çiçeklerin aksine iğrenç kokuyorlardı. Doğar doğmaz çürümeye başlamış gibi. Aslında hepimiz öyleydik ama onların ömürleri sadece üç ay olduğu için, gözle görülüp burunla koklanacak kadar hızlı çürüyorlardı." 

"İnsanların destelerce doğup düzinelerce öldüğü bir toprakta büyümüştü. Ve tek isteği, her insanın yalnız başına doğup yalnız başına öldüğü bir toprağa gitmekti." 

"Kendininki yerine başkalarının akıllarına güvenerek, zihnini hayatla kirletmemiş ve daima emirlere uyduğu için, kimse tarafından sorgulanmamıştı. Özellikle de kendi vicdanı tarafından! Bütün sorgulardan muaf olmasının nedeni, işte bu itaatiydi. İtaat, iradesinden vazgeçen için, dünyanın bütün hatalarını yapabilme özgürlüğüydü! İtaat, kişinin, kendi başına işlemeye cesaret edemeyeceği suçları gerçekleştirebilmesinin müthiş bir yoluydu!" 

"Ne kadar uğraşırsam uğraşayım, geleceğe doğru yeterince hızlanamamış ve geçmişime yakalanmıştım." 

"Ne de olsa kültür, hiçbir alışkanlığından vazgeçemeyip bütün davranışlarını nesilden nesile aktararak biriktiren ve böylece dünyayı yavaş yavaş çöp eve çeviren birtakım saplantılı manyakların işiydi!" 

"Hava soğuktu. Her yeri merhamet kaplamıştı. Ama lastiklerimiz ve ben zincirliydik. Dolayısıyla, ne merhamet ne de buz bizi durdurabilirdi. Ne yolda kaldık ne de dönüp arkamıza baktık..." 

"Ankara'ya giden o otobüste, kendimi gat gibi hissediyordum. Her zaman olduğu gibi... Çiğneniyormuş gibi...Otobüsten indiğimde de tükürülmüş gibi..." 

"Dünyadan saklandığım yer, dünyaya yakalanmak için en uygun yerdi!" 

"Sonuçta, kasabalarda deli doyurmak, şehirlerde güvercin beslemek gibi bir şeydi.." 

"Sadece kazıyordum. Nefes almadan... Hayatım boyunca aldığım nefesler yetiyordu..." 

"Çünkü 'Ağlama!' derdi. 'Ağlamayacaksın!' Ben de hemen silerdim gözyaşlarımı. Galiba bu yüzden, özgürlük denince, aklıma hep, insanın istediği kadar ağlaması geliyordu." 

 

Yorumlar